SETBİR BAŞKANI TARIK TEZEL’İN, AGROEXPO TARIM VE HAYVANCILIK FUARI’NDA DÜZENLENEN TARIM 4.0 FORUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMA.

setbiremp

Değerli katılımcılar,

Hepinizi, tüm insanların sağlıklı ve kaliteli ürünler ile yeterli ve dengeli beslenebildiği, gıdaya erişimin daha adaletli olduğu bir dünya ümidi ile selamlıyorum.

Forumun bana ayrılan bölümüne bir durum tespiti ile başlamak istiyorum.

Dünya nüfusu 7 milyar. 1,2 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 800 milyon insan ise aç! Buna karşılık 600 milyon insan obez. Dünya çapında israf edilen gıda ise 1,6 milyon kişiyi, yani açlık çekenlerin iki katını doyurabilecek büyüklükte.

Çok değil 12 yıl sonra, 2030’a gelindiğinde, dünya nüfusunun 8,6 milyar olacağı öngörülüyor.

Bu tarihe kadar, artan küresel nüfus %35 daha çok gıda, %40 daha çok su ve %50 daha çok enerji talebi yaratacak.  Mevcut artış hızı devam ederse dünya nüfusu 2050 yılında 9,8 milyar kişiye ulaşacak ve bu nüfusun sağlıklı ve kaliteli ürünler ile yeterli ve dengeli beslenebilmesi için küresel gıda üretiminin de 2050’ye kadar en az %70 artması gerekecek.

Öte yandan, dünyamızın sadece %3’ü ekilebilir topraklardan oluşuyor. Dünyadaki karasal alanların %40’ı kurak. Bununla birlikte küresel gıda üretiminin %44’ü kurak alanlardan sağlanıyor. Ancak kurak alanlardan elde edilen GSMH kurak olmayan alanlara göre %50 daha az ve dünya nüfusunun da üçte birinden fazlası kurak alanlarda yaşıyor!

Dünya nüfusunun 2,6 milyarı doğrudan tarıma bağlı olarak hayatını sürdürüyor.

Ancak arazi yapısı giderek bozuluyor; dünyada her yıl bir Bulgaristan kadar, 12 milyon hektar / 24 milyon ton toprak kaybı yaşanıyor.  Bu 20 milyon ton tahıl demek. Sadece Türkiye’nin yıllık tahıl tüketimi 35 milyon ton. Bu durumun gelecek 25 yılda küresel gıda üretimini %12 düşürerek gıda fiyatlarını %30 artmasına yol açacağı öngörülüyor. Dünya, en önemli gündeminin gıda kaynaklarının verimli paylaşılması olacak bir döneme giriyor.

Gelelim Türkiye’ye…

Türkiye nüfusu 80 milyon 810 bin 525 kişi. En kalabalık yaş grubumuz 15-19 yaş aralığı. Bir ülkede 15-64 yaş grubu “çalışma çağındaki nüfus” olarak tanımlanıyor. Bu yaş grubunun genel nüfusumuz içindeki oranı ise %68. İşte bugün itibarıyla beslememiz gereken nüfus bu.

Ama bugünün bir de yarını var. Yine TÜİK’in nüfus projeksiyonlarına göre Türkiye nüfusu 2023 yılında 84 milyon 247 bin kişi, 2050 yılında 93,5 milyon kişi olacak. Bu nüfusun bitkisel ve hayvansal kökenli yağ, protein, karbonhidrat, vitamin ve mineraller ile beslenmesi gerekiyor. Ne var ki Türkiye’nin tarımsal üretimi bugün itibarıyla mevcut nüfusu beslemeye ne yazık ki yetmiyor.

Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre 2016 yılında çeşitli miktarlarda buğday, ayçiçeği ve ürünleri, mısır, mercimek, arpa, nohut, erik, elma, pirinç, susam, kuru fasulye, vişne, portakal, şehriye, makarna, antep fıstığı, fındık ezmesi, sığır, sığır eti ithal ettik. Bu ithalat uzun yıllardır sürüyor ve bir şeyler yapmazsak daha süreceğe benziyor.

Ayrıntılara bakalım. Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği başkanı olmam nedeniyle önce süt ve etten başlayalım.

Türkiye’de yılda 19 milyon ton çiğ süt üretiliyor. Bu sütün yılda 9,2 milyon tonu, yani % 48’i, Türkiye süt sanayii tarafından işleniyor. Türkiye yıllık 19 milyon tonluk çiğ süt üretimi ile dünyanın 8. büyük üreticisi. Dünyada üretilen yıllık 800 milyon ton çiğ sütün % 2,3’ü Türkiye’nin. Türkiye’de üretilen süt miktarı, AB’de bir yılda üretilen 165 milyon ton sütün de % 11’ine karşılık geliyor.

Türkiye’de yılda 1 milyon 173 bin ton kırmızı et üretiliyor. Dünyada yılda toplam -domuz hariç- kırmızı et üretimi 83 milyon ton. Bunun 9 milyon tonu AB ülkelerinde, 1 milyon 173 bin tonu da Türkiye’de üretiliyor. Yani dünyadaki toplam -domuz hariç- kırmız et üretiminin % 1,5’u Türkiye’de gerçekleşiyor. AB’deki üretim ile kıyaslandığında ise bizim üretimimizin, onların üretiminin % 14’ü seviyesinde olduğunu görüyoruz.

Gelişmiş ülkelerde kişi başına yıllık süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketimi 300 litre. Bu miktar Türkiye’de ise 237 litre. Dünya ortalaması 100 litre iken, gelişmekte olan ülkelerde kişi başına yılda 79 litre süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketiliyor. Kişi başına yıllık -domuz eti hariç- kırmızı et tüketimi ABD’de 36 kilo, AB’de 18 kilo.  Türkiye’de yılda kişi başına 15 kilo kırmızı et tüketiliyor. Dünya ortalaması ise 11 kilo.

Uzmanlara göre, yetişkin bir birey günde 70 gram kırmızı et tüketmeli. Bu hesapla 80 milyonluk nüfusumuza göre yılda ortalama kişi başı 25 kilo kırmızı et tüketmemiz gerekiyor. Eğer TÜİK verilerine göre 54 milyon kişi olan “çalışabilir nüfus”umuzu dikkate alırsak yılda kişi başına tüketmemiz gereken kırmızı et miktarı 17,5 kilo oluyor.

Açıkça görülüyor ki gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşabilmek için daha çok süt ve süt ürünü ile daha çok kırmızı et tüketmemiz gerekiyor. Hedef sütte, gelişmiş ülkelerin kişi başı yıllık süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketim miktarı olan 300 litreye, ette de yine gelişmiş ülkelerin kişi başı yıllık kırmızı et tüketimi miktarı olan 25 kiloya ulaşmak olmalı.

Bu hedeflere ulaşmak için yeterli hayvan kaynağına sahip olabilmeliyiz. Ancak bugün Türkiye’de sütte ve kırmızı ette yeterli hayvanımız yok. Her halükarda, bugün 80 milyon olan, 2023’te 84 milyon, 2050’de 93 milyon olması öngörülen nüfusumuzun süt ve kırmızı et kaynaklı hayvansal protein ihtiyacını karşılayabilmek için hayvan sayımızı artırmak, bunun için de hayvancılığa yatırım yapmak şart.

Süt ve etten sonra hızlıca gıda üretimimizin diğer kalemlerine bir göz atalım. Kanatlı sektörü ve yumurtada da kayda değer bir üreticiyiz. 2016 yılında 18 trilyon adet yumurta, 1,8 milyon ton tavuk eti üretmişiz.

 

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) verilerine göre Türkiye 8,5 milyon hektarlık bir alanda buğday üretiyor. 2016 yılı buğday üretimimiz 20,6 milyon ton. Üretim %90 civarında iç talebi karşılıyor. Yani genel olarak karnımızı doyuruyor. Ancak kalan %10 ve mamul madde ihracatının ihtiyacı nedeniyle yılda 4 milyon tonun üzerinde bir miktarda da buğday ithal ediyoruz.

Türkiye’de yaklaşık 24 milyon hektar tarım alanının %3,4’ünde sebze, %13,5’unda meyve üretiliyor. En çok domates, kuru soğan ve karpuz üretiyoruz. Fındık, incir ve kiraz üretiminde dünya lideriyiz.

Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı’nın 2017 yılı verilerine göre tarımın GSYH’daki payı % 6,2. Tarım sektörümüz 2017 yılının ilk 9 ayında cari fiyatlarla 136,8 milyar TL tutarında değer üretmiş.

TÜİK’in 2006 yılında yapıp sonuçlarını Aralık 2008’de açıkladığı “Tarımsal İşletme Yapı Araştırması”na göre Türkiye’de tarımsal işletmelerin %78,9’u 100 dekardan küçük işletmeler. Bunların sahip olduğu arazi ise toplam arazinin %34,3’ü.

Biraz daha ayrıntılı bakarsak tarımsal işletmelerin %32,7’sinin sahip olduğu işletme büyüklüğünün ise en fazla 20-49 dekar arasında olduğunu görüyoruz. Öte yandan tarımsal işletmelerin %21,1’i 100 dekar ve daha fazla işletme büyüklük gruplarında yer alıyor ve bu işletmeler, toplam arazinin %65,7’sine sahip.

Araştırma sonucuna göre, tarımsal işletmelerin %62,3’ünde hem bitkisel üretim hem de hayvan yetiştiriciliği, %37,2’sinde yalnız bitkisel üretim, %0,5’inde ise yalnız hayvan yetiştiriciliği yapılıyor. Toplam tarım arazisinin %71,4’ü yalnız kendi arazisini işleten tarımsal işletmelerin tasarrufunda.

Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan işletmelerin %59,7’sinin 1 ila 4 baş hayvanı var; %25,4’ünün ise 10 ila 19 baş hayvanı bulunuyor. Bir başka deyişle ülkemizde büyükbaş hayvan bakan işletmelerin %85’inde hayvan sayısı 1 ile 20 arasında değişiyor. Küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan işletmelerin ise %25,3’ü 20 ila 49 baş arasında hayvana, %36’sı da 50 ila 149 baş arasında sahip.

Bütün bu tablo bize özetle şunu gösteriyor:

Bitkisel gıda üretiminde büyük bir sıkıntımız yok. Hayvansal gıda üretiminin kırmızı et kısmında sıkıntılıyız, bu sıkıntıyı ithalatla aşmaya çalışıyoruz. Ne var ki Türkiye’de tarım ve hayvancılık büyük oranda aile işletmeleri tarafından, geçimlik ve küçük ölçeklerde yapılıyor.

Öte yandan, tarım ve gıda sektörlerimizde önemli miktarda kayıt dışılık, eğitim eksikliği ve mali sorun yaşanıyor. Bu nedenle çoğu zaman hammadde tedarikinde gerek nicelik, gerekse nitelik açısından bir tutarlılık ve sürdürülebilirlik sağlanamıyor. Nüfusumuzu yerli üretim ile beslemek istiyorsak önce bu yapıyı değiştirmemiz gerekiyor.

Değiştirebilir miyiz? Tarımsal üretimin her alanında büyük işletmeler kurabilir, büyük ölçeklerde ekip, biçip, yetiştirebilir, böylelikle hem nüfusumuzu besleyecek, hem ihracat yapıp para kazanacak kadar verimli ve büyük miktarlarda üretim yapabilir miyiz?

İnsanoğlu, tarihin başlangıcı ile birlikte neredeyse 2,5 milyon yıl boyunca, müdahale etmediği bitki ve hayvanları yiyerek yaşadı. Sonrasında dünyaya yayılırken de gittiği her yerde topladığı bitkiler ve avlayabildiği hayvanlarla karnını doyurdu.

Ta ki bundan 10 bin yıl önce tüm vaktini ve enerjisini birkaç hayvan ve bitki türünün yaşamını değiştirmeye adayınca, insanoğlunun kaderi de değişti. Gündoğumundan günbatımına kadar insanlar tohum ektiler, bitki suladılar, sürülerini bereketli çayırlara sürdüler. Bu çabanın onlara daha çok meyve, tahıl ve et olarak geri döneceğini keşfettiler. Bu, tarım devrimiydi!

Tarıma geçiş MÖ 9500-8500 yıllarında Güneydoğu Anadolu, Batı İran ve Güney Mezopotamya’da başladı. Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000’de, bezelye ve mercimek MÖ 8000’de, zeytin ağaçları MÖ 5000’de, atlar MÖ 4000’de ve üzüm MÖ 3500’de evcilleştirildi.

Tüm ileri teknolojimize rağmen, bugün bile kalorimizin %90’ından fazlasını atalarımızın MÖ 9500 ile 3500 arasında keşfettiği bir avuç bitkiden, buğday, mısır, patates, darı ve arpadan elde ediyoruz. Son 2000 yılda kayda değer herhangi bir hayvan veya bitki keşfetmedik, evcilleştirmedik. Aslında mutfaklarımızdaki erzaklarımız, çiftçi atalarımızın bizlere hediyesi.

Açıkça görülüyor ki, gelecek nesillerimize sahip çıkma sorumluluğunun öncelikli teminatı, hızlı nüfus artışını göğüsleyebilecek kapasitelerin sağlanması. Bunun için de beslenme ihtiyaçlarını garanti altına alacak sürdürülebilir tarım, hayvancılık ve gıda politikaları izlemek gerekiyor.

Tarım 4.0 bize bu dönüşümün kapısını açabilir mi? Neden olmasın? Sanırım hepimiz şu konuda hemfikir olabiliriz: Nüfusunu kendi kaynakları ile dışa bağımlı olmadan, sağlıklı ve kaliteli  ürünlerle yeterli ve dengeli besleyebilen ülke, diğer alanlarda eşit koşullarda olduğu ülkelerden her zaman bir adım önde olacaktır. Bir başka deyişle karnı tok insan, karnı aç olandan daha çalışkan, daha güçlü, daha mutludur.

Elimizdeki kaynak şu:

Ülkemizin yüzölçümü 783 bin 562 kilometrekare.

Çiftçi Kayıt Sistemi’ne dahil üretici sayımız 2 milyon 176 bin.

Bu çiftçilerin işlediği toplam tarım alanı 386 bin kilometrekare.

Bunun 157 bin kilometrekaresinde tarla bitkileri, 32 bin 840 kilometrekaresinde meyve,

8 bin kilometrekaresinde sebze yetiştiriliyor.

Arazinin 41 bin kilometrekaresi nadasta, 146 bin kilometrekaresi ise çayır ve mera alanı olarak kullanılıyor.

Tarım sektöründe çalışan insanımız ise toplam 5,5 milyon kişi.

Bu kaynak ile bugün 80 milyon kişi olan, 2050 yılında 93,5 milyon kişiye yükselecek bir nüfusu, gıda ithalatı yapmadan, tamamen yerli, sağlıklı ve kaliteli üretim ile yeterli ve dengeli besleyebilmeli, hatta geriye kalanı da ihraç edip ayrıca para kazanabilmeliyiz.

İşte eğer sürece dahil olabilirsek, endüstri 4.0 ve tarım 4.0 bize bu kaynağı en verimli şekilde kullanabilme imkanı sunacak.

 

Tarımda bu gün en temel sorunumuz, ölçek. Küçük arazilerde bitkisel üretim, ortalama 5-6 baş ile hayvancılık. Miras hukukumuzda bölünemez arazi büyüklüğü hala 20 dekar. Ölçek ekonomisinin gözetildiği daha büyük arazilerde, daha büyük çiftliklerde, daha çok, daha hijyenik, daha lezzetli, daha sağlıklı, daha düşük maliyetli ve dolayısıyla tüketici için daha ucuz bitkisel ve hayvansal üretim gerçekleştirebilecek, daha yüksek bireysel yetkinliklerle insan kaynağımızı endüstri 4.0’ın nimetleri ile istihdam edebilecek, tasarruf edeceğimiz zaman ve parayı topyekun ülke kalkınmasının diğer alanlarında harcayabileceğiz.

Size en iyi bildiğim şeyi, kendi deneyimimi aktaracağım. İşletmelerimizde teknolojinin en son imkanları ile çalışıyoruz. Çiğ sütün kalitesini belirlemekten pastörizasyonun niteliğine, hangi saatte hangi sütten hangi, süt ürününün üretileceğinden hangi ürünün hangi depoya kaldırılıp hangi hatta hangi satış noktasına yönlendirileceğine kadar nerdeyse tüm üretim, nakliye ve satış faaliyetlerimiz dijitalleşmiş durumda.  Dünyada Endüstri 4.0 ilk olarak 2011 yılında Hannover’de dillendirilmeye başlandı. Oysa bizim 2005 yılında kurduğumuz ilk  çiftliğimizdeki hayvanlarımıza bugün kollarımıza taktığımız akıllı bileziklerden takmıştık.

Kendi süt sığırı çiftliklerimizde hayvanlarımız çipli küpeleri ve bilezikleri sayesinde sürekli bilgisayarlar ile izleniyor. Sürü yönetim sistemlerimiz “Internet of Thinks”in unsurları ile sürekli gerçek zamanlı geri bildirim veriyor. Yem fabrikalarımızdaki üretimimiz sırasında ortalıkta kimseyi göremezsiniz. Enerji şirketimiz, hayvanlarımızın dışkısından elektrik enerjisi üretiyor. Grup olarak her geçen gün karbon ayak izimizi küçültüyoruz.

Bütün bunları yapan, yapmaya çalışan, kimi SETBİR üyesi, başka süt ürünü firmaları, süt sığırı çiftlikleri, besi hayvanı üreticileri de olabilir. Bunlar “Tarım 4.0’a geçtik” demek için yeterli mi? Elbette değil. Ama anlatmak istediğim, süt ve et sektörlerinin durumun farkında olduğudur.

Elbirliği ile yapılması gereken önce büyük veriye hakim olmak. Ülkemizin neresinde kaç tane büyükbaş ve küçükbaş hayvan olduğunu, kaçının sütü kaçının eti için beslendiğini, hangi yemle beslendiğini, ne zaman sağılıp ne kadar süt verdiğini, ne zaman kesilip ne kadar et verdiğini bilmeliyiz. Ülkemizin neresinde daha verimli süt hayvancılığı, neresinde daha verimli et hayvancılığı yapılabileceğini gerçek zamanlı olarak bilmeliyiz. Ülkemizin herhangi bir yerindeki tarlanın toprak analizini yapmış olabilmeli, o toprakta nelerin ekilip dikilirse daha yüksek verim elde edilebileceğini düzenli periyotlarla izleyebilmeliyiz. Hayvancılık yaparken kendi spermamızı, tarım yaparken kendi tohumumuzu üretebilmeliyiz. Tarımsal faaliyette bulunduğumuz bölgenin geçmiş 100 yıllık hava durumu verisine ve gelecek 100 yıllık hava durumu tahminine bir düğmeye basarak ulaşabilmeliyiz. Çiftçiler, üreticiler kooperatifleşip ortaklaşarak, küçük arazilerini birleştirip dev arazilerde tarım yapabilmeli; üç-beş hayvanlarını bir araya getirip yüzlerce-binlerce hayvanlık çiftlikler kurabilmeli. Tarım ve hayvancılık, köyden kaçamamış insanımız gündelik geçimini sağlayacak bir faaliyet olmaktan çıkarılıp, köylerimiz teknolojinin her türlü nimetinden yararlanan kırsal kalnınma birimlerine dönüşebilmeli.

Bunun için topyekun bir eğitim seferberliğine ihtiyacımız var. Neredeyse hepsinin cebinde dijital ya da akıllı telefon bulunan çocuklarımız, gençlerimiz, internetin sadece eğlenmek için değil, “nesnelerin interneti” sayesinde makinelerin birbirleriyle haberleşip hayatı kolaylaştırdığı bir mecra da olabileceğini öğrenmeli, gözleri “bir icat da ben çıkarayım” diye parlayabilmeli.

Facebook ve YouTube sadece “Naaber kanka? Bak bu yeni videom.” alanı olmaktan çıkıp uzaktan eğitimin nitelikli birer aracı haline gelebilmeli.

Yıllar önce tarımda damlama sulamadan söz edilirdi. Dibine damla damla su verilen bitkinin, üzerine neredeyse kovayla su dökülen bitkiden daha verimli olduğunu, ayrıca bu yöntemle su israfının da ciddi ölçüde önlendiğini öğrenmiştik. Bu forum, bundan önce yapılmış forumlar, bundan sonra yapılacak forumlar, buralarda konuşan ya da konuşacak olan her bir değerli katılımcının her bir sözü, Türkiye endüstri 4.0’ı ve tarım 4.0’ı yakalasın diye çaba gösteren herkesin döktüğü terin her bir  damlası, işte o bitkinin kökünü sulayan her bir damla kadar değerli.

Atatürk’ün işaret ettiği “muasır medeniyet seviyesi”ni yakalayabilmek hayal değil. Bizim tarlalarımızda da tohumu robotlar atabilir, ürünü robotlar toplayabilir, araziyi dronlar denetleyebilir, hayvanlarımız beslenirken, sağılırken, kesilirken el değmeyebilir, ürünlerimiz sürücüsüz kamyonlarla satış noktalarına ulaşabilir.

Yapmamız gereken;

Niyet etmek,

Organize olmak,

İşbirliği yapmak,

Çok çalışmak,

Çok çalışmak,

Çok çalışmak.

SETBİR Başkanı olarak yaptığım her konuşmayı mutlaka hayvancılığa daha çok yatırım yapılması çağrısı ile bitiriyorum. Çünkü biliyor ve inanıyorum ki bu yatırım, nüfusumuzu yeterli miktarda hayvansal proteinle beslemekle kalmayacak, bu sayede gelişecek sağlıklı nesiller daha az hastaneye, daha az huzurevine ihtiyaç duyacak, hayvansal proteinle büyüyen nesiller daha çok keşfe ve icada imza atacak. Bu hayvansal proteinin kaynağı olan hayvanların yerinde beslenmesi ile köyden kente göç önlenecek, köylülükten çiftçiliğe geçilirken kent dışı hayatta da refah artarak kırsal kalkınma gerçekleşecek. Kentte de kırsalda da daha sağlıklı, daha verimli, daha mutlu ve refah içinde bir toplum olmanın yolu açılacak.

Bu bir hayal değil. Türkiye hayvancılıkta net ihracatçı, piyasa yapıcısı, yılda 50 milyar dolar gelir elde eden, 1 milyar dolar ihracat yapan, istikrarlı, verimli, rekabetçi bir ülke olabilir ise bunu başarabilir. Bu potansiyel ülkemizde mevcuttur.

Şimdi bu konuşmayı bitirirken, çağrıma bir hususu daha eklemek istiyorum:

Hangi sektörde çalışıyor olursak olalım, araştırmaya, geliştirmeye, bilime ve teknolojiye daha çok yatırım yapalım. Gelecek bilimdedir. Bu sefer treni kaçırmayalım.

Değerli katılımcılar,

Agroexpo’nun, üretim verimliliği, tarım ve hayvancılığın geleceği, çiftçinin ve üreticinin rafahı adına yeni ufuklar açması için iyi bir fırsat olmasını diliyor, hepinizi yeniden tüm insanların sağlıklı ve kaliteli ürünler ile yeterli ve dengeli beslenebildiği, gıdaya erişimin daha adaletli olduğu bir dünya ümidi ile selamlıyorum.

2 Şubat 2018