SETBİR YÖNETİM KURULU BAŞKANI TARIK TEZEL’İN 13. ULUSLARARASI YEM KONGRESİ VE YEM SERGİSİ (TUYEM)’DE YAPTIĞI KONUŞMA / 27 NİSAN 2018, ANTALYA

SETBİR YÖNETİM KURULU BAŞKANI TARIK TEZEL’İN

TUYEM KONGRESİ KONUŞMASI

Değerli katılımcılar,

Hepinizi, tüm insanların sağlıklı ve kaliteli ürünler ile yeterli ve dengeli beslenebildiği, gıdaya erişimin daha adaletli olduğu bir dünya ümidi ile selamlıyorum.

 

Konuşmama bir durum tespiti ile başlamak istiyorum:

Dünya nüfusu 7 milyar.

1,2 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

800 milyon insan ise aç!

Buna karşılık 600 milyon insan obez.

Dünya çapında israf edilen gıda ise 1,6 milyon kişiyi,

yani açlık çekenlerin iki katını doyurabilecek büyüklükte.

 

Çok değil 12 yıl sonra, 2030’a gelindiğinde, dünya nüfusunun 8,6 milyar olacağı öngörülüyor.

Bu tarihe kadar, artan küresel nüfus %35 daha çok gıda, %40 daha çok su ve %50 daha çok enerji talebi yaratacak.

 

Mevcut artış hızı devam ederse dünya nüfusu 2050 yılında 9,8 milyar kişiye ulaşacak.

Bu nüfusun sağlıklı ve kaliteli ürünler ile yeterli ve dengeli beslenebilmesi için

küresel gıda üretiminin de 2050’ye kadar en az % 70 oranında artması gerekecek.

 

Öte yandan, dünyamızın sadece % 3’ü ekilebilir topraklardan oluşuyor.

Dünyadaki karasal alanların % 40’ı kurak.

Bununla birlikte küresel gıda üretiminin % 44’ü kurak alanlardan sağlanıyor.

Ancak kurak alanlardan elde edilen GSMH kurak olmayan alanlara göre %50 daha az.

Ve dünya nüfusunun da üçte birinden fazlası kurak alanlarda yaşıyor!

 

Dünya nüfusunun 2,6 milyarı doğrudan tarıma bağlı olarak hayatını sürdürüyor.

Ancak arazi yapısı giderek bozuluyor; dünyada her yıl bir Bulgaristan kadar, 12 milyon hektar / 24 milyar ton toprak kaybı yaşanıyor.

Bu 20 milyon ton tahıl demek. Sadece Türkiye’nin yıllık tahıl tüketimi 35 milyon ton.

Bu durumun gelecek 25 yılda küresel gıda üretimini % 12 düşürerek gıda fiyatlarının %30 artmasına yol açacağı öngörülüyor.

Dünya, en önemli gündeminin gıda kaynaklarının verimli paylaşılması olacak bir döneme giriyor.

 

Gelelim Türkiye’ye…

 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “2017 Yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları”na göre, Türkiye nüfusu 31 Aralık 2017 tarihi itibarıyla 80 milyon 810 bin 525 kişi.

En kalabalık yaş grubumuz 15-19 yaş aralığı.

Ne kadar genç bir nüfusumuz olduğunu Nüfus Piramidi de açıkça gösteriyor.

 

Bir ülkede 15-64 yaş grubu “çalışma çağındaki nüfus” olarak tanımlanıyor.

Bu yaş grubunun genel nüfusumuz içindeki oranı ise % 68.

İşte bugün itibarıyla beslememiz gereken nüfus bu.

 

Ama bugünün bir de yarını var…

Yine TÜİK’in nüfus projeksiyonlarına göre Türkiye nüfusu 2023 yılında 86 milyon 907 bin 367 kişi, 2050 yılında yaklaşık 105 milyon kişi olacak.

 

Bu nüfusun bitkisel ve hayvansal kökenli yağ, protein, karbonhidrat, vitamin ve mineraller ile beslenmesi gerekiyor. Ne var ki Türkiye’nin tarımsal üretimi bugün itibarıyla mevcut nüfusu beslemeye ne yazık ki yetmiyor.

Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre 2016 yılında çeşitli miktarlarda buğday, ayçiçeği ve ürünleri, mısır, mercimek, arpa, nohut, erik, elma, pirinç, susam, kuru fasulye, vişne, portakal, şehriye, makarna, antep fıstığı, fındık ezmesi, sığır, sığır eti ithal ettik. Bu ithalat uzun yıllardır sürüyor ve bir şeyler yapmazsak daha da süreceğe benziyor.

 

Ayrıntılara bakalım…

Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği başkanı olmam nedeniyle süt ve ete bakalım.

Türkiye’de yılda 20 milyon ton çiğ süt üretiliyor. 6 milyon (5 969 046 baş ) sağmal hayvanımız var. Sağmal koyun varlığımız ise (17 503 414 baş sağılan koyun) 17,5 milyon baş. (4 963 581 baş) 5 milyon baş da sağmal keçimiz var.

Türkiye yıllık 20 milyon tonluk çiğ süt üretimi ile dünyanın 8. büyük üreticisi. Dünyada üretilen yıllık 830 milyon ton çiğ sütün % 2,4’ü Türkiye’nin. Türkiye’de üretilen süt miktarı, AB’de bir yılda üretilen 170 milyon ton sütün de %12’sine karşılık geliyor.

Türkiye’de yılda 1 milyon 126 bin ton kırmızı et üretiliyor. Bu miktarda eti elde etmek için yılda 10 milyon 805 bin adet hayvan kesiyoruz. Bunun 7 milyon 200 bini küçük baş, 3 milyon 605 bini ise büyük baş.

Dünyada yılda toplam -domuz hariç- kırmızı et üretimi 84 milyon ton. Dünyadaki toplam -domuz hariç- kırmız et üretiminin % 1,3’ü Türkiye’de gerçekleşiyor. AB’deki üretim ile kıyaslandığında ise bizim üretimimizin, onların üretiminin % 9,5’i seviyesinde olduğunu görüyoruz.

 

Gelişmiş ülkelerde kişi başına yıllık süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketimi 300 litre. Bu miktar Türkiye’de ise  (256) litre. Dünya ortalaması 111,3 litre iken, gelişmekte olan ülkelerde kişi başına yılda 79 litre süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketiliyor.

Kişi başına yıllık -domuz eti hariç- kırmızı et tüketimi ABD’de 36 kilo, AB’de 18 kilo.  Türkiye’de yılda kişi başına 14,3 kilo kırmızı et tüketiliyor. Dünya ortalaması ise 11 kilo.

 

Uzmanlara göre, yetişkin bir birey günde 70 gram kırmızı et tüketmeli. Bu hesapla 80 milyonluk nüfusumuza göre yılda ortalama kişi başı 25 kilo kırmızı et tüketmemiz gerekiyor. Eğer TÜİK verilerine göre 54 milyon kişi olan “çalışabilir nüfus”umuzu dikkate alırsak yılda kişi başına tüketmemiz gereken kırmızı et miktarı 17,5 kilo oluyor.

Açıkça görülüyor ki gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşabilmek için daha çok süt ve süt ürünü ile daha çok kırmızı et tüketmemiz gerekiyor.

 

Hedefimiz; sütte, gelişmiş ülkelerin kişi başı yıllık süt ve eşdeğeri süt ürünü tüketim miktarı olan 300 litreye, ette de yine gelişmiş ülkelerin kişi başı yıllık kırmızı et tüketimi miktarı olan 21 kiloya ulaşmak olmalı.

Bu hedeflere ulaşmak için yeterli hayvan kaynağına sahip olabilmeliyiz. Ancak bugün Türkiye’de sütte ve kırmızı ette yeterli hayvanımız yok.

Her halükarda, bugün 80 milyon olan, 2023’te 87 milyon, 2050’de 105 milyon olması öngörülen nüfusumuzun süt ve kırmızı et kaynaklı hayvansal protein ihtiyacını karşılayabilmek için hayvan sayımızı artırmak, bunun için de hayvancılığa yatırım yapmak şart.

 

Ülkemiz tarım ve hayvancılığının, öngörülen nüfusumuzun süt ve kırmızı et kaynaklı hayvansal protein ihtiyacının yanı sıra, tüm unsurları ile zengin ve verimli beslenme ihtiyacının karşılanmasını sağlaması gerekmektedir. Bu kapsamda hayvan yemi, hızla artan nüfus için güvenli ve karşılanabilir hayvansal protein üretiminde çok önemli bir rol oynamaktadır.

 

Ancak hep gündemde olan konu, et ve süt maliyetlerini yükselten etmen, ana girdilerden en önemlisi “yem maliyetleri”dir.

Nitekim üreticiler daha düşük maliyetli olsun diye kaliteli yem kombinasyonları yapmıyorlar. Halbuki kaliteli süt için de kaliteli et için de kaliteli yem gerekiyor.

Aslında sürdürülebilir üretim, zincirin her bir halkasının kalitesi ile bağlantılı. Kaliteli yem üretimi hem sütümüzün hem de etimizin kalitesini artıracak yemin üretimi; maliyetlerin temelini oluşturan etmen.

Ancak bununla birlikte ülkemizde üretilen yem hammaddelerinin üretim maliyeti dünya ortalamasının bir hayli üzerinde.

Hammadde maliyetlerinin yükselmesinde yurt içi hububat fiyatlarında arz ve talep kaynaklı artışlar kadar döviz kurundaki hareketler de etkili oluyor. Yem fiyatlarının aşağıya çekilmesi için uygun fiyata hammadde teminine çare bulunmalı, özellikle yağlı tohum üretiminin arttırılması ve bu sayede dışa bağımlılığın en aza indirilmesi sağlanmalıdır.

 

Geçtiğimiz yıl gümrük vergilerinde yapılan iyileştirmeler maalesef yeterli olamadı. Hayvancılığımızı geliştirmek, süt ve et kalitelerimizi yükseltmek, birim fiyatta fayda / maliyet verimliliğini artırmak istiyorsak yem hammaddelerine doğrudan desteklemelere ihtiyaç var.

Öte yandan Yem sektörünün gıda güvenliğiyle yakın ilişkili olduğu bir gerçek. Gıda zincirinde bulunan her bir adım gıda güvenliğine etki etmektedir. Bu nedenle yem güvenliği insan sağlığını dolaylı olarak etkilemesiyle birincil öneme sahiptir. Ayrıca hayvan sağlığı ve refahı için de bir gerekliliktir.

Yani bir kez daha belirtmeliyim ki; bütün bu tüketimde daralma, rekabette sorunlar, yüksek maliyetlere rağmen, daha çok süt, daha çok et üretmeli, sağlıklı nesiller için daha çok süt, daha çok et, daha çok hayvansal protein tüketmeliyiz.

Eğer gerekli ve yeterli yatırım yapılabilirse Türkiye hayvancılıkta net ihracatçı, piyasa yapıcısı, istikrarlı, verimli, rekabetçi bir ülke olabilir. Bu potansiyel ülkemizde mevcuttur.

 

Üretimde sürdürülebilirliği sağlayarak, tüketicinin erişebileceği fiyatlarda yeterli arzı oluşturacak dinamiklerin irdelenmesi gerekmektedir.

Sektörümüze yönelik olarak ülkemizde kayıtlı – kayıt dışı dengesi halen yerine oturmamıştır ve bu da bize uygulamada ciddi sorunlar yaşatmaktadır. Yani temel sorunlarımızın biri düşük tüketim seviyesi/tüketimde daralma, diğeri “kayıt dışı”nın hala hâkim pazar payına sahip olması, bir diğeri ise sürekli damping üzerine kurulu perakende fiyatlarının üretici fiyatlarına baskısıdır.

 

Kayıt dışı ile mücadele edebilmek için öncelikle tüm hayvansal protein ürünlerinin KDV’sini sıfırlayarak sosyal bir beslenme anlayışına geçilmesini öneriyoruz.

Süt sektöründeki kayıt dışılığın yarattığı haksız rekabeti azaltmak ve süt arzı artışını tetikleyecek talebi artırabilmek için, temel gıda maddesi olan süt ve süt ürünlerinde KDV’nin kaldırılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.

 

Et sektöründe de ekonomik değer zincirinin perakendeye kadar gelen tüm halkalarında KDV oranı %1 iken, perakende satış noktalarında KDV %8’dir. Et fiyatlarının düşürülmeye çalışıldığı, halkımızın kırmızı et kaynaklı proteinle daha çok buluşması için uğraşıldığı bu dönemde tüketicimiz bu vergi yükünden kurtarılmalıdır.

Esasen hayvancılık politikalarının uzun vadeli bir stratejiye uygun olarak yürütülmesi gerekir. Bu kapsamda tarımsal destekler yıllık dilimler halinde uygulansa da AB ve ABD’de olduğu gibi çok yıllık mali programlar çerçevesinde planlanmalı ve belirlenmelidir.

Hayvancılık sektörü çok kırılgandır. Sektörde istikrar oluşturulması ve korunması fevkalade önemli ve bu orta-uzun vadeli planlama ile kararlılık gerektirir.

 

Hayvancılık ile ilgili desteklerin üretici, sanayici, yem sektörü ve tüketiciye etki ve yansımaları kapsamlı olarak değerlendirilmeli. Desteklerin öncelikle üreticiye, üretime devam konusunda güven verici olması gerekir. Başka bir deyişle yatırım yapıp risk alan üretici, “oyunun kurallarının değişmeyeceği” konusunda ikna olmalıdır.

Sektör, üreticisi ve sanayisinin geldiği uluslararası seviyede tecrübe, bilgi ve teknoloji birikimi ile bu günkü ihtiyacın üzerinde bir kapasiteye sahiptir. İhtiyacımız, sektörün tüm girdi kaynaklarında uluslararası standartlarda kalite ve verimlilik odaklı üretim modellerinin geliştirilmesidir.

 

Hayvancılık, endüstriyel hammadde arzı sağlaması, nitelikli istihdam kapasitesi, halkın ihtiyaç duyduğu hayvansal proteini tedarik etmesi ve yüksek katma değer sağlaması nedeniyle stratejik bir sektördür.

Tüm sektör paydaşlarının, halkımızın et ve süt kaynaklı hayvansal protein tüketiminin ideal seviyeye taşınması temel hedefi ile iş birliği içinde hareket etmesi, toplumsal kalkınmamızda itici güç olacaktır.

 

Ülkemizde yıllarca besleme söz konusu olduğunda sofradaki tabaklar kavga ettirildi. Kesif yem üretenler kaba yemi önemsizleştirip miktarını düşürmeye çalışırlarken, kaba yemden yana tavır alanlar da kesif yemi itibarsızlaştırmaya uğraştılar.

Oysa ki süt ve besi sığırları aynı bir insan gibi; 9 ay 10 günde doğum yapıyorlar, aynı bir insan gibi; sağlık ve huzurları yerinde ise temizlikleri sağlanmış ise verimli olabiliyorlar. Aynı bir insan gibi, sadece tek besin türü ile beslenmek istemiyorlar, vitamin, mineral ve enerjiye ihtiyaç duyuyorlar. Dolayısı ile bu da hayvan beslerken bir “toplam rasyon” anlayışı gerektiriyor. Nitekim hayvancılığın gelişmiş olduğu ülkelerde de hayvan refahının sağlık, fiziksel koşullar ve hijyen gibi en önemli koşullarından biri de hiç kuşkusuz besleme yönetimi.

Gelelim sektörlerin kardeşliğine…

Bırakın sütün yemin etin kardeşliğini, biz her birini bile kendi içinde bölerek geldik. Hala da önce sektörler birlik olursa, ekonomik kalkınmada birlik olur diye düşünmüyoruz. Hep bugünün derdindeyiz. Ama bu günler bitiyor farkında değiliz.

Biz yıllar boyu bu kavgaları sürdürürken, bunun ile de yetinmeyip, yemci sütçü ile sütçü yemci ile besici ikisi ile hepimiz birbirimiz ile itişip kakışıp bugünlere kadar geldik. Şimdi bulunduğumuz noktada hala süt kalitelerini yükseltmek için ciddi bir mücadele vermeye devam ederken, elimizde et hayvanımız kalmadı, kesifi ile kabası ile hammaddelerimizin ortalama %60’ını ithal eder hale geldik.

Sonuç olarak “süt, et, yem kardeşliği” olması gerekendir.

Ancak…

bugüne kadar yemci ile kavga ederken aslında ekmeğimiz ile kavga ettiğimizi fark etmedik.

Fırıncı ile kavga etmenin karnımızı doyurmayacağını anlayamadık.

 

Üretici “sanayici de sanayici” dedi. Her taşın altında, her sorunun kaynağında sanayiciyi aradı.

Sanayicinin, Onun müşterisi olduğunu, müşterinin Velinimeti olduğunu unuttu.

 

Sanayici üreticisine köylü dedi, bindiği dalı kesti, yaraladı, yeni sürgün filizleri kopardı,

Yem sanayicisi, bitkisel üretimi desteklemek yerine, zor oyunu bozdu, ithalata pirim verdi.

Sektörlerimiz artık bunların farkına varmalı.

 

Tarihte Tarım devrimi MÖ 3.000 yıllarında gerçekleşmiş. İnsanlık tarım devrimi ile arpa, buğday, mısır ve pirinci keşif etmiş.

Ve insanoğlu tarım devriminden bu yana et ve sütün dışında, kendini doyurabileceği bu dört temel üründen başka bir doğal kaynak bulamamış.

Bu sektörlerin mensupları, hepimiz doğanın bize bahşettiği buğdayı, arpası, mısırı, pirinci ile sütü ile eti ile yeri doldurulamayacak bu ürünleri üretiyoruz.

 

Hepimiz birbirimizin müşterisi ve tedarikçisiyiz,

Hepimiz bu Ülkenin çocuklarının sağlıklı beslenmesinden, hayvansal protein ihtiyacının giderilmesinden sorumluyuz.

Ve hepimizin temel besin kaynağı; huzur, uzlaşma ve görevini layıkı ile yerine getirmenin mutluluğudur.

Bunun için yemi ile sütü ile eti ile el ele vermenin zamanıdır.

Umarım “yem, süt, et kardeşliği”nin bugün burada temellerini atar, bereketin tohumlarının yeşermesine vesile oluruz.

Kardeşlik, birlikte üretmek, birlikte doymak ve birlikte doyurmanın keyfidir.

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.